Bodrum Hekimköy Sitesi
Bodrum 30ºC
Doğamız

Doğamız

Doğa sevgisiyle dolu üyelerimizden Sn. Jülyet Ceylan, çeşitli internet kaynaklarını tarayarak, yaşadığımız yörenin antik çağlardaki tarihçesi, kayaları ve yöresel ağaçlarımızla ilgili aşağıdaki bilgileri derlemiştir.

 

ANTİK DÖNEMLER

 

MADNASA ANTİK KALINTILARI

 

Bodrum Yarımadası kuzeybatı yönündeki Türkbükü koyuna ve onun kıyısındaki Aşağı Gölköy’e  egemen sırt üzerindeki önemlice kalıntıların, Leleg kenti - Madnasa kalıntıları olduğu aşağı yukarı kesin sayılıyor. Madnasa adı, görünüşe bakılırsa, Luvi dilinde Ma-(u)dna-(a)ssa öğelerinden oluşmuştur. Ma Ülkesi’nin kenti anlamındadır.

 

Eski Plinius’un ve Byzantion’lu Stephanos’un yapıtlarında sözü edilen Madnasa kentinin tarihçesi üzerinde bilgimiz pek azdır. Attika yazıtlarından, bu kentin İ.Ö. 5. yy.da Atina önderliğindeki Delos Birliği’ne, yılda önceleri iki talanton (600 Atatürk altını eşdeğerinde gümüş), sonra bir talanton tutarında gider katkısı ödediğini öğreniyoruz. Ancak, bu durumu, Mausolos döneminde onun da bir anlamda Halikarnassos / Bodrum’a “katılmak” zorunda bırakılmasına yani halkının Bodrum’a geçmek zorunda bırakılmasını engellemedi; böylece Madnasa’nın oturulan bir kent olarak tarihçesi, İ.Ö. 4 yüzyılın birinci yarısının sonuna doğru ( İ.Ö. 360′lar dolaylarında ), bitmiş oldu.

 

 

 

 

Türkbükü koyuna egemen kalıntıların bulunduğu yere Torba-Yalıkavak yolundan gidilir. Yoldan, kalıntılar alanına tırmanış, Aşağı Gölköy’den sırtların kuzeydoğu yamacı boyunca kolay olur ve 40 dakika sürer. Madnasa Akropolisi’nin bulunduğu doruk, Aşağı Gölköy’den kuş uçuşu iki km. uzaklıktadır. Bu doruğa çevrede, Kalkayığı tepesi deniyor.

 

Kaynak: http://golturkbuku.bel.tr/sayfa.asp?page=tarih

 

 


İNCİLİPINAR VE KARŞISINDAKİ APOSTOL ADASI

 

Koya adını veren 'İncilipınar', 1990’lı yıllara kadar koyun bir köşesinden denize akmakta ve deniz tabanından kaynamaktaydı. Bu pınarın bir kaplıca suyu niteliği taşıdığı söylenmekteydi. Buranın yerlileri "O bölgeye veremli bir hasta bıraksanız iyileşir" demişlerdir. Aslında Bodrum - Rodos - Marmaris üçgeni içinde kalan alanın şifa verici özelliğinden söz edilmektedir. İstanköylü Hippocrates de Aesculapion'u İstanköy (Kos) adasında boşuna kurmamıştır.

Koyun tam karşısında yer alan Apostol Adası'nın geçmişi M.Ö. II. yüzyıla dayanmaktadır. Bu dönemde iskan gören ada birçok tarihi eser ile doludur. Üst kotunda konutlar, sarnıçlar ve bir kilise vardır. Bu kiliseye de Apostol Kilisesi adı verilmiştir. Bazıları bu adaya Küçük Tavşan Adası da demektedir.

 

St. Apostol Kilisesinin tarihsel öyküsü şöyle:

 

M.Ö. II. yüzyılda oturulmaya başlanan adanın en üst kotunda sarnıçlar, konutlar ile bir de kilise bulunmaktadır. Üç nefli ,bazilikal planlı bir yapı olan kilisenin batısında bulunan narteksten (hazırlık mekanı ) naosa (ana mekan) giriş, neflere ( sütün ya da payelerle ana mekanı ayıran bölümlerin her biri ) açılan birer kapı  ile sağlanmıştır. Neflerin dikdörtgen kesitli payelerle birbirinden ayrıldığı görülür. Her üç nef de doğuda içten, dıştan yarım daire biçimli apsislerle ( cami mihrabın karşılığı olan bölüm ) sonlanmaktadır. Orta nefteki ana apsisin içinde dört basamaklı bir synthronon ( apsis kısmında rahiplerin oturması için ayrılan kademeli bölüm ) yer almaktadır. Yapının güney duvarının ortası ile doğusunda birer kapı açıklığı bulunmaktadır. Beşik tonozla örtülü neflerin zemini mozaik döşenmiştir.

 

 

Nuggieri, güney duvarın ortasındaki kapının Karia bölgesi için beşinci ve altıncı yüzyılları gösterdiğini belirtmekle birlikte yapıyı, yazıtların harf karakteri, freskoların ( duvar resimleri ) özellikleri ile mimari plastik elemanlar nedeniyle altıncı yüzyıl sonu ile yedinci yüzyıl başı olarak tarihlemektedir. Kiliselerin yapımında çoğunlukla üzerine kurulduğu ya da yakınlarında bulunan antik dönem yapılarının malzemelerinin kullanıldığı anlaşılmaktadır. Küçük Tavşan Adası kilisesinin freskolarının altıncı yüzyıldan onikinci yüzyıla kadar değişik tarihlerde yapıldığı anlaşılmaktadır. St. Apostol Kilisesinin önemli bir özelliği de, M.S. 532 – 537 yılları arasında İstanbul'da, Bizans İmparatoru I. Justinyanus’un yaptırdığı Aya Sofya Kilisesiyle aynı dönemde yapılmış olması ile aynı mimari özellikleri taşımasıdır.  Kilisenin restorasyon çalışmaları 1996 yılından beri T.C. Kültür Bakanlığı ile İtalya Viterbo Tuscia Üniversitesi‘nce yürütülmüş olup tamamlanmıştır.

 

Adadan kuzeye doğru 9-10 deniz mili ötede Didim'i görürsünüz. Bunun gerisinde açık mavi bir gölge halinde yüksek Aydın dağları seçilir. Kışın bu dağlar yarı bellerine kadar karla kaplı bembeyazdır. Doğuya doğru da Güllük Körfezi girişi görülür. Açık havada görüş uzaklığının iyi olduğu durumda batı yönünde ufukta Farmakonisi ile Efos adlı Yunan adaları rahatlıkla görülebilir. 

 

Ada, hemen hemen bütün kaynaklarca Pharilia (Gündoğan beldesi) üzerinden anlatılır. Ama Göltürkbükü belediyesi sınırları içersindedir. Güney kıyısı ise, Bodrum'un en güzel koylarından biri olan İncilipınar Koyu’na bakar. Adanın batı ucunda kısa bir kayalık sığlığı izleyerek, üzerinde bir deniz feneri olan Fener Adası uzanır.

 

Aslında St Apostol Adası karşısında, batıdan doğuya sırasıyla, Küçük Bük, İncilipınar Koyu ve Hebil Koyları bulunmaktadır. St. Apostol adasıyla İncilipınar koyu arasındaki deniz, Göltürkbükü ile Gündoğan – Yalıkavak – Bodrum arasında gidip gelen teknelerin rotalarının geçtiği yerdir. Bu trafik yaz aylarında, fırtına olmadığı günlerde, (çünkü Haziranda 4 gün, Temmuzda 3 gün, Ağustosta 1 gün, Eylülde 4 gün sayılı fırtınalar vardır) yoğun olup, kışın iyice tenhalaşır. Kışın yüksek bir yerden bakıldığında, balık sürüleri ile ağ atan balıkçı tekneleri daha çok görülür. Bunlara her zamanın konukları olan martıları da eklemek gerekir.

 

Kaynak http://www.yalcinguran.com/2009/06/bodrumda-bir-ada-ile-bir-kilise-yikintisi/
Kaynak http://www.golturkbuku.com/gundogan/gundogan.htm

 

 


JEOMORFOLOJİK YAPIMIZ

 

Magmanın yeryüzüne çıkarak, orada soğuması sonucunda meydana gelen katılaşım kayalarına ekstrüzif kayalar veya dar anlamda volkanik kayalar denir. Bu yüzey kayaçları  yarı kristalli, porfirik yapılıdır. Çoğu kez gözle görülebilen mineral fenokristalleri ve kristal olmayan, camsı bir hamurdan oluşmaktadır. Örneğin; andezit, riyolit, bazalt vb. gibi.


Sitemiz, yaklaşık 10 milyon yıl önce Bodrum yarımadasındaki yoğun volkanik faaliyetlerin ürünleri olan andezit bileşimli lavlar üzerine kuruludur. Andezit, kesmeye uygun bir yapı taşıdır ve yerel bina ve duvarlarda bolca kullanılmıştır. Bu kayaların aşınması sonucunda özellikle Hebil yamaçlarında ilginç morfolojik şekiller oluşmuştur.

 

 

Kaynak http://tr.wikipedia.org/wiki/Kaya%C3%A7

 

 


YÖRESEL AĞAÇLARIMIZ

 

ZEYTİN - OLEA EUROPAEA

 

Akdeniz iklimine özgü bir ağaç olan zeytinin, 27 kadar cinsi ve 600 kadar türü vardır. Zeytin (Olea europaea), zeytingiller (Oleaceae) familyasındandır.

 

Ekilmeden, kendiliğinden yetişen zeytine, yabani zeytin veya delice (oleaster) denir. Köylülerin dağdaki deli zeytini sıkıp çıkardıkları ve ilaç gibi kullandıkları yağa da "çoral" denir. Delice, aşılanıp-ıslah edilerek, kültür bitkisine (sativa) dönüştürülüp, daha verimli bir hale getirilebilir. Fidandan, dikme olarak yetiştirilen zeytin ağacı, kazık kök yapmaz ve çabuk yıkılır. Oysa dağda, tohumdan üreyen zeytin ağacı kazık köklüdür, yerinden kolay sökülmez.

 

Zeytin ağacı, yüksek bir morfogenetik güce sahiptir. Bu nedenle, yeniden şekil vermek için yapılan budamaya ve gençleştirmeye, çok iyi cevap verir. Birçok çeşidin yapraklarının büyüklüğü, bitkinin yaşı, kuvveti ve çevresel şartlara göre önemli derecede değişiklik göstermektedir. Yapraklar, zeytin ağacının sağlık göstergesidir. Kurumaları, sararmaları, düşmeleri; ağacın iyi bakılmadığının, yeterli su almadığının, toprağın gübreye ihtiyacı olduğunun göstergesidir. Zeytin yaprakları, ışık, yüksek veya düşük sıcaklık gibi, ekstrem çevre şartlarına karşı hassastırlar. Gelişmesinde ve fotosentez eğiliminde, belirgin bir azalma görülür.

 

Zeytin ağacı, yaprağından çekirdeğine kadar tümüyle değerlendirilmektedir. Zeytin ağacından, tabak, kaşık, çatal, masa, yakacak odun; meyvesinden, sofra zeytini çeşitleri; zeytin çekirdeğinden, tesbih, bilezik, kolye; zeytinyağından, besin, besin koruyucu, sabun; küspesinden, gübre ya da yakacak elde edilir.

 

Kaynak: http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/canlilar/zeytin.asp

 

 

DEFNE - LAURUS NOBILIS

 

İncilipınar kıyımızda yaygın olan defne, Akdeniz makisinin karakteristik bir ağacıdır. Ağaçlar erkek ve dişi olarak ayrılırlar. Meyvesi bir cm çapında içinde tek bir tohum barındıran siyah bir yemiştir. En büyük düşmanı 'yaprak biti' dir.

 

Mitolojiye göre bir gün Apollon Thessalia'da kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus ırmağı kenarında, güzel genç bir kız gördü. Bu güzelin adı Daphne idi ve Apollon görür görmez ona aşık olmuştu. Daphne ormanların derinliklerinde dolaşmaktan zevk alıyordu. Ay ışığında yabani hayvanları kovalamak avlamak en büyük eğlencesi idi. Yalnız başına dolaşmayı çok seviyordu. Dahası Daphne hayatı boyunca yalnız yaşamaya yemin etmişti. Erkeklerden nefret ediyor, bu yüzden evlenmeyi kesinlikle istemiyordu. Fakat Apollon ona delicesine tutulmuş, peşini bırakmıyordu. Ormanda karşılaştıklarında Tanrı Apollon güzeller güzeli bu kızla konuşmak istedi ancak Daphne ondan korkarak koşmaya başladı. Apollon ne dediyse onu durmaya ikna dememişti, Daphne korkmuştu bir kere. Yorgun düşene kadar koştu koştu, daha fazla koşacak gücü kalmadığında yere yıkıldı ve toprak anaya yalvarmaya başladı. "Ey toprakana beni ört beni sakla, kurtar". Toprak ana onun yakarışını duymuştu, az sonra Daphne yorgunluktan ağrıyan bacaklarının sertleştiğini, odunlaşmaya başladığını hissetti. Gri renginde bir kabuk göğsünü kapladı. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüştü ve kolları dallar halinde uzandı, küçük ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine doğru indi. Apollon sevdiği kıza sarılmak isterken bu Defne ağacına çarpınca şaşırdı. O günden sonra Defne ağacı Apollon'un en sevdiği ağaç oldu, ve defne yaprakları genç tanrının saçlarının çelengi oldu. Kahramanlara ödül olarak defne yapraklarından yapılma taçlar taktılar.

 

Kaynak: http://www.didimli.com/mitoloji/daphne_apollon.html

 

Akdeniz defnesi, yaz kış yeşil kalır. Bu özelliği nedeniyle ölümsüzlüğün simgesidir.

 

Antik Yunanistan'da bu ağaç Apollon'a adanmıştır ve galibiyetle elde edilmiş ölümsüzlüğü, ve bu galibiyeti sağlayan, kahramanlıkla birleşmiş erdemi simgeler. Kahramanlara, alimlere ve bilgelere verilen defne yapraklı tacın kaynağı budur. Gene Apollon'la ilişkili olarak, Apollon'un kehanet özelliklerine elde edebilmek için Delfi'teki kahinler de kehanette bulunmadan önce defne yaprakları çiğnerlerdi veya yakarlardı. Kahinlerden olumlu bir cevap elde edenler geri giderken bir defne tacı ile dönerlerdi.

 

Orta Çağlarda üniversitelerde alimler defneden taç giydirilirdi. Tıp okullarında genç doktorların başına konan taçlar defne yaprakları ve meyvelerinden oluşurdu. Fransa'da lise diplomasının adı olan "baccalauréat" (Latince bacca laurea : defne meyvesi) buradan kaynaklanmaktadır.

 

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Akdeniz_defnesi

 

MEŞE - FAGACEAE

 

 

Meşe, kayıngiller (Fagaceae) familyasının Quercus cinsinden 400 kadar türü arasında yaz-kış yapraklarını dökmeyenleri de bulunan, kerestesi dayanıklı orman ağaçlarının ortak adıdır.  Kökleri yanlara ve derinlere çok gider. "Palamut" adı verilen silindirik meyveleri bir kadeh içinde yer alır. İçinde pelit denilen tohumu vardır. Pelit doku bakımından kestaneye benzer. Ancak, tadı acı olduğu için hayvan yemi olarak değerlendirilir. Meşe, alakarga ve sincabın kışın yemek için toprağa gömdüğü ya da kendiliğinden toprağa karışan pelitlerden ürer.

 

 

 

 

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Meşe

 

 

KEÇİBOYNUZU / HARNUP – CERATONİA SİLİQUA

 

Keçiboynuzu, yeryüzünün en eski bitkilerinden birisidir. İlk olarak M.Ö. 4000 yıllarında Mısır’ da ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. Harnup olarak da adlandırılan keçiboynuzu ağacı baklagiller familyasına ait olup, Akdeniz iklim özelliği taşıyan bölgelerde genellikle kültüre alınmadan ve yetişme esnasında hiçbir suni katkıya ihtiyaç duymadan bol miktarda yetişen bir ağaçtır. Botanikteki adı Leguminoseae familyasından Ceratonia siliqua olan keçiboynuzu bitkisi çok yıllık, herdem yeşil bir ağaçtır ve doğal hayatta uygun koşullarda 12-15 m boya ulaşır. Maki türü bir ağaçtır. Keçiboynuzu bitkisi fazla nemli olmayan, minerallerce fakir, tuzca zengin, taşlı ve kumlu topraklarda iyi gelişme göstermektedir. İyi bir kök sistemine sahip olan keçiboynuzu bitkisinin kökleri toprağın 18-27 metre derinine kadar inebilmektedir. Hava koşullarına ve çeşide bağlı olarak Eylül-Aralık aylarında çiçek açmaktadır. Ait olduğu familyanın diğer üyeleri gibi çok renkli ve albenili çiçeklere sahip değildir. Çiçekler, kırmızımsı renkli çok ufak tomurcuklardan oluşan salkım şeklinde olup doğrudan ağacın dallarından veya gövdesinden çıkarlar ve çok eşeylidirler. Keçiboynuzu ağacı 100 yaşına kadar canlı kalabilmekte ve olgunluğa erişmiş bir ağaç yıllık ortalama 90-115 kg meyve verebilmektedir.

 

Kaynak: http://keciboynuzu.gen.tr/keciboynuzu-agaci.html/

 

Keçiboynuzu tohumu yüzyıllar boyunca elmas ölçmek için kullanılmış, elmaslar keçiboynuzu tohumu ile tartılarak satılmıştır. Bu yüzden, kırat ya da karat denilen ölçüye adını vermiştir. Prof. Aydın Akkaya konuyu şöyle açıklıyor: "Keçiboynuzu çekirdeği, doğada ağırlığı değişmeyen bir tohumdur.” Bütün tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilir. Bu durum, hem çok kuruduğu ve meyvesinden çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için, hem de içine su alma olasılığı çok az ve çok uzun zamana bağlı olduğundan kaynaklanir. Bu nedenle Araplar, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır. Onaltı tanesi bir dirhem eder. Dirhem, değişmekle birlikte üç gr. ağırlığı temsil etmektedir. Satıcı iki dirhemlik (32 çekirdek) bir şey satarken lütfedip bir çekirdek fazla tartarsa bu, malı alanın itibarını gösterir. Olağandan fazla giyinen, süslenen vb. kişilere iki dirhem bir çekirdek denmesi bundan kaynaklanmaktadır. Bir rivayete göre, Lokman Hekim, günlerden birinde Anadolu'nun güneyindeki insanların dertleriyle ilgilenmek üzere yola çıkar. Toros Dağları'ndan aşağıya inip Akdeniz'e doğru ilerlerken limon ağaçlarını görür. Orada yaşayan insanların daha sağlıklı olabileceğini düşünerek ilerlerken yolunun sağının solunun keçiboynuzu ağaçlarıyla örtülü olduğunu görür. Orada durup yanındakilere "Buranın insanlarının bana ihtiyacı olmaz." deyip geri döner. Kolestrol ve kafein içermeyen keçiboynuzu, süte göre üç kat fazla kalsiyum, A, B, E vitaminleri ile fosfor ve çinko içerir.

 

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/keciboynuzu

 

 

PİNAR – QUERCUS AUCHERİ

 

Pinar çalı formunda da, ağaç formunda da olabilir. Çalı formundaki bir pinar budanarak ağaç şekli verilir ve o şekilde büyütülürse, yukarıda da görüldüğü üzere oldukça uzayabilir. Bu büyüklük 15-20 metreye ulaşabilir.

 

Pinar ağacı çok sağlam olur. Bundan dolayı onun düzgün dallarını, kazma, çapa, nacak, kürek gibi aletlerin sapı için kullanıyoruz. Yani, bu ağaç "bir kazmaya sap olabilen" ağaçlardandır. Kimse ona, "sen bir kazmaya bile sap olamazsın" diyemez. Odunu kıymetlidir, çünkü yüksek kalorili bir yakacaktır.

 

 

 

 

Kaynak: http://garova.blogspot.com/2012/11/mese-mese-palamudu-pinar-agac-qercus.html


 

HAYIT – VİTEX   AGNUS- CASTUS

 

 

 

Akdeniz maki vejetasyonunun tipik bir elemanıdır. Deniz kenarı ve kayalık bölgelerde, genellikle tınlı bünyeli, nötr ve hafif alkali, kireççe fakir, tuzluluk etkisinin olmadığı, değişen miktarlarda organik madde içeren, azotlu, fosfor bakımından zengin, potasyumca eksik toprakları tercih eder. Hayıt otu kadınların hipofiz bezini tetikleyerek kadınlık hormonların dengeli olmasına da yardımcı olur.

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: http://www.bitkizane.com/4_496_49737_hayit.html